Beykoz Mecidiye Kasrı: Hünkâr İskelesi’nden Boğaz’ın Sessiz Sarayına

 

 

 

Beykoz, İstanbul’un hem en eski hem de kasırları, köşkleri, yalıları, doğa güzellikleri ve havasıyla geçmişte olduğu gibi günümüzde de en güzel semtlerinden biridir. Boğaz’ın incilerinden biri diyebiliriz. Beykoz Mecidiye Kasrı da Beykoz’daki en değerli incilerden biridir.

Peki, bu kasır kim tarafından ve neden buraya yaptırılmıştır? Bunu anlamak için kısa bir tarih yolculuğu yapmamız gerekir. İmparatorluğun ihtişamlı günleri geride kalmış; Osmanlı İmparatorluğu, artık Batılı devletler ve Rusya ile başa çıkabilmek için “denge politikasına” geçmişti. II. Mahmud ve devlet ricalinin bir kısmı, ekonomik, siyasi ve özellikle askerî alanlarda yenilikler yapılması gerektiğini görmüş ve bunu gerçekleştirmek için çaba içerisine girmişlerdi. Bu sırada Osmanlı İmparatorluğu’na bağlı Mısır Hidivliği’nin valisi Kavalalı Mehmed Ali Paşa idi.

Kavalalı Mehmed Ali Paşa

Kavalalı, yönettiği bölgede askerî ve ekonomik yenilikler yapmış, önemli kazanımlar elde etmişti. Mora’da patlak veren isyanı bastırmak için uzun süredir çabalayan Osmanlı İmparatorluğu, Kavalalı’nın gönderdiği seçkin askerlerin yardımıyla isyanı bastırabilmişti. Kavalalı Mehmed Ali Paşa, gücünü daha da büyütmek ve etki alanını genişletmek için gerekli kaynakları Suriye’yi alarak sağlayabileceğini düşünüyordu. Mora’da yaptığı yardımın karşılığında Suriye’yi istedi; ancak bu talebi reddedildi. Bir bahane ile savaş başladı ve Kavalalı, üzerine gönderilen orduları yenerek önce Konya’ya, buradan da Kütahya’ya geldi.

Fransa’nın Kavalalı Mehmed Ali Paşa ile ilişkileri iyiydi. Önce İngilizlerden yardım istendi, ancak İngiltere pek oralı olmadı. Bu durumda gönülsüzce de olsa Çarlık Rusya’sından yardım istendi. Rusya bu fırsatı kaçırmadı ve olumlu cevap verdi; donanma ve asker gönderdi. İstanbul’a gelen bu askerler, Beykoz’da Hünkâr İskelesi denilen bölgede karaya çıktı. Daha sonra Rusya ile burada Hünkâr İskelesi Antlaşması imzalandı.

 

Ruslar, bunun anısına buraya küçük bir anıt diktiler. Bu antlaşma daha sonra İngiltere ve Fransa’nın araya girmesiyle uygulanamadı ve başka anlaşmalar imzalandı; ancak Osmanlı İmparatorluğu’nun uzun yıllar başını ağrıtacak Boğazlar Sorunu başlamış oldu. Bir süre sonra Kavalalı Mehmed Ali Paşa ile imparatorluk arasında, şartlar dikkate alınarak bir yakınlaşma yaşandı. Kavalalı Mehmed Ali Paşa, padişahın gönlünü almak için İstanbul’da ona bir kasır yaptırmak istediğini iletti ve talebine olumlu cevap aldı. Kendisine Hünkâr İskelesi’nin bulunduğu bölgede yer gösterildi. Koca İstanbul’da yer olarak burasının gösterilmesi anlamlıdır. Kasrın temeli 1845 yılında atıldı. Kavalalı Mehmed Ali Paşa, ilerlemiş yaşına rağmen Mısır’dan kalkıp İstanbul’a geldi. Rivayete göre imparatorluğun sadrazamı olabilmek için kulis yaptı; fakat bunun olmayacağını anladı. 1849’da, 80 yaşında vefat etti. Kasrın yapımı sekteye uğradı ve daha sonra Kavalalı’nın yine hidiv valisi olan oğlu ve torunu tarafından tamamlandıktan sonra Sultan Abdülmecid’e takdim edildi.

Sultan Abdülmecid

Padişahlar zaman zaman konuklarını burada ağırlar ve burada vakit geçirirlerdi. Sultan Abdülaziz, kasrı dinlenme amacıyla yaz aylarında sıklıkla kullanmıştır. Burada kalarak Boğaz’ı seyretmiş, Beykoz Çayırı’nda güreş müsabakaları düzenletmiş ve Tokat köyündeki av korusunda avlanmıştır.

Kasrın yurt dışından gelen önemli konukları da olmuştur. Sultan Abdülaziz, İstanbul’u ziyarete gelen Fransız İmparatoriçesi’ni bu kasırda ağırlamıştır. Tarihî Beykoz Çayırı’na güzel bir köşk biçiminde sahne hazırlanmış, askerî geçit töreni ve gösteriler yapılmıştır. Bu olay, dönemin Fransız basınında ayrıntılı biçimde anlatılmıştır.

Le Monde gazetesiLe Monde gazetesindeki yazıdan alınan resim

 

Beykoz Kasrı’nın yurt dışından gelen diğer önemli konukları arasında Napoléon Joseph Charles Paul Bonaparte da bulunmaktadır. Kendisi, meşhur Napoléon’un yeğenidir.

Napoléon Joseph Charles Paul Bonaparte

 

Zamanla köşk gözden düşmüş ve ihmal edilmiştir.

Aradan yıllar geçmiş; Cumhuriyet Dönemi’nde bir süre Boğaz Komutanlığına, daha sonra da burasının bir prevantoryum olarak kullanılması amacıyla Sağlık Bakanlığına devredilmiştir. Prevantoryum, vücuduna verem (tüberküloz) mikrobu girmiş ancak henüz hastalığa yakalanmamış zayıf kişilerin, hastalığa yakalanmasını önlemek amacıyla gözetim altında tutulup bakıldığı koruyucu sağlık kuruluşlarına verilen isimdir. 1963 yılında prevantoryum kapatılarak Beykoz Çocuk Göğüs Hastalıkları Hastanesine dönüştürülmüştür.
1997 yılında Millî Saraylar İdaresine bağlanmış ve 2010-2016 yılları arasında sürdürülen titiz restorasyon çalışmalarının ardından 2017 yılında müze olarak halkın ziyaretine açılmıştır.

Nigoğos ve Sarkis Balyan tarafından tasarlanan Beykoz Mecidiye Kasrı, neoklasik cephe düzeni, İyon ve Korint sütunları ve görkemli kabul salonuyla oldukça etkileyicidir. Yapı, geleneksel Osmanlı kasır planıyla 19. yüzyıl Avrupa saray ve villa mimarisini bir araya getiren erken örneklerden biridir ve Boğaz’da yapılan ilk kâgir binadır. Cephe kaplamasında İtalya’dan ithal edilen taşlar ile yerli beyaz mermer kullanılmıştır.

Sanırım bu kadar tarihî bilgi yeterli. Şimdi biraz da kasrın fiziksel durumundan bahsedebiliriz. Kasrın biri deniz tarafından, diğeri kara tarafından (Beykoz Çayırı tarafından) olmak üzere iki ana girişi bulunmaktadır. Padişahlar genellikle deniz tarafındaki girişi kullanmışlardır; ancak şu anda bu kapı kilitlidir ve kasra buradan giriş yapılamaz. Kasır, yüksek bir kaide üzerine oturtulmuştur. Giriş katında dikdörtgen biçiminde büyük bir salon sizi karşılar. Birinci kat ile ikinci katın mimarisi simetriktir.

 

Salonun avizeleri, kapı işlemeleri, tavan ve duvar süslemeleri cezbedicidir. Duvarlardaki mermerlerin Mısır’dan getirildiği düşünülmektedir. Bu büyük salonun yanlarında çeşitli odalar bulunmaktadır. Bu odalar genellikle padişahın hizmetinde bulunan mabeyincilerin, başmabeyincinin, esvapçıbaşının, serbekçinin ve benzeri görevlilerin kullandığı odalardır.

 

Padişahın asıl zaman geçirdiği, konuklarını ağırladığı ve devlet adamlarıyla görüşmelerini yaptığı kat ikinci kattır. Saltanat merdivenlerinden yukarı çıktığınızda “Tören ve Taht Salonu”na ulaşmış olursunuz.Dönemin padişahı cülus, kutlama ve şölenlerini bu salonda yapardı. Sultan Abdülaziz zamanında kasır daha sık kullanılmıştır. Bu salonun deniz tarafında harika bir balkonu vardır; deniz manzarasının seyrine doyulmaz.

 

Salonun denize bakan odalarından en güzeli “Taht Odası”dır. Vitraylarla süslenmiş büyük pencereleri, tavan ve duvar süslemeleri ve değerli mobilyalarıyla dekore edilmiş bu oda, devletin temsil edildiği odadır.

 

Salonun yanındaki odalardan biri, Beykoz Çayırı’na bakan “Misafir ve İkram Odası”dır. Sultan ile görüşmeye gelen devlet adamları ve elçiler burada bir süre bekletilir ve kendilerine ikramlarda bulunulurdu. Diğer odalar arasında padişahın dinlenme odası, çalışma odası ve yemek odaları bulunmaktadır.

 

Sultan Abdülaziz, konuklarına Beykoz civarını ve çayırı gezdirir, Hünkâr İskelesi’nde askerî geçit töreni yaptırır ve ikramlarda bulunurdu.

Sultan Abdülaziz

Kasrın bahçesinden bahsetmeden geçmek olmaz. İçerisinde asırlık çınar, çam ve ıhlamur ağaçları bulunmaktadır. Günümüzde hem Boğaz havası almak hem de yeşille kucaklaşmak isteyenler için çok güzel bir yerdir. Bahçenin çeşitli yerlerinde havuzlar vardır. Kasrın bahçesinde oldukça büyük bir kafe bulunmaktadır. Ağaçların altında oturup kahvenizi içerken İstanbul Boğazı’nın en güzel manzaralarından birine şahitlik etmiş olursunuz. Ben her Beykoz’a gidişimde buraya uğramaya çalışıyorum. Beraber gittiğimiz pek çok kişiden “Buraya tekrar gelelim.” sözünü işittim. Burada kısa bir bilgi notu da paylaşmak isterim. Önceki senelerde içeri girmek için bilet aldığınızda hem kasrı gezebilir hem de kafesinde bir şeyler içebilirdiniz. Yani yalnızca kafeye gitmek için bile olsa normal bilet almanız gerekiyordu. Şimdi iki farklı bilet alabilirsiniz. Yalnızca kafede oturmak isterseniz küçük bir ücretle giriş yapabilirsiniz; ancak kasrın içini gezmenize izin verilmez. Ya da müze için bilet alıp hem kasrı gezebilir hem de kafesinde zaman geçirebilirsiniz. Kasır ziyarete saat 17.30’da kapanırken, kafesinde daha uzun süre vakit geçirebilirsiniz.


Şimdi belki burada yeri değil; ancak bahsetmeden geçemeyeceğim bir konu da kasrın kafesinden Beykoz tarafına baktığınızda göze çarpan “dalyan”dır. Eski İstanbul’da değişik yerlerde görülen bu dalyanlardan ben artık İstanbul’da başka bir yerde görmüyorum. Bence Beykoz’un hâlâ korumayı başardığı otantik havasında dalyanın önemli bir yeri vardır. Bakalım ne zamana kadar dayanabilecek.

 

Görsel Kaynakları
• Abdullah Frères, “Vue de Bécos”, 19. yüzyılın sonları, Library of Congress, Abdülhamid II Koleksiyonu, No. 409.
• Pascal Sébah, “Market at Beykoz”, 1865–1870, The J. Paul Getty Museum, Los Angeles, 84.XP.1448.28, Open Content.
• Basile Kargopoulo, “Vue de Beycos”, 1870’ler, Wikimedia Commons / Galerie Bassenge, Public Domain.
• “Constantinople, Kiosk Imp. à Beykos”, renkli kartpostal, SALT Araştırma, Beykoz Koleksiyonu, AHISTBEYK033, CC BY-NC-ND 4.0.
• “Salut de Constantinople, Vue générale de Beycous”, kartpostal, SALT Araştırma, Beykoz Koleksiyonu, AHISTBEYK034, CC BY-NC-ND 4.0.
• “Voyage de l’Impératrice — Constantinople — Revue passée en l’honneur de l’Impératrice — La tribune impériale, à Unkiar-Skelessi”, M. Montani’nin krokisine göre, Le Monde illustré, 6 Kasım 1869, s. 293, Bibliothèque nationale de France, Gallica.
• Hippolyte Flandrin, “Napoléon-Joseph-Charles-Paul Bonaparte, Prince Napoléon”, 1860, Musée d’Orsay / Wikimedia Commons, Public Domain.